Pages

31 Aralık 2016

0 Blog ile geçen 5 koca Yıl

Aslında şu anda yazmak zorunda olduğum ödevimi bitirmem gerekirken, bu yazıyı yazmaya başladım aniden...

Üniversiteye yeni başladığım yıl hayatımda değişen çok şey vardı. Yalnızca ortam yüksek eğitim, yeni arkadaşlar vs değil...Olumlu çoğu zaman da olumsuz bir çok etmen hayatımdaydı.Hayatta en sevdiğim insanlardan birinin kaybı, yaşadığım sağlık sıkıntıları, 18-19 yaşında olmanın getirdiği ergenlik bunalımları ve pek tabii maceraları, aşık olduğumu zannetmem, ablamın evden ayrılıp giderek evlenmesi=)

Derken blogu açmamız, tam anlamıyla bir kavram kargaşasına düşülmesi...Ben kendime akademi haricinde moda üzerine bir kariyer planlamıştım.Profesyonel çekimlere de gittim, modellik de deneyimledim, amatör çekimler de yeni insanlar tanıyıp kafamı da dağıttım.Yazıdan bazen uzaklaştım zaman zaman sığlaştım ne istediğimi kim olduğumu bulamadığım günler de oldu.Bu blog hiç bir zaman bir moda blogu iddiası ya da hülyası taşıyarak kurulmadı ama ortamın popülerliği o dönem ki şahane tatlı moda blogerlarıyla vakit geçirmek, beni eğlenceli dünyalarına dahil etmeleri hem hayalim sandığım şeyleri deneyimlememi sağladı hem de ortaya bir kavram karmaşası çıkardı.Hala kafam da tasarımın içinde olduğu bir hayal var, bunu muhakkak gerçekleştireceğim, ama bu kesinlikle modellik ya da popüler moda blogerı-internet ünlüsü olmak değildi, değil ve olmayacak.Orası öylece yıllar önce zaten kapanmıştı.Blogu ayakta tutan benim yazma hevesim, kötü yazılarım, içimi dökme arzum ve paylaşma sevdamdı.

Ve daha pek çok şey...

Burası benim büyüme hikayem,insan olma maceram aslında...Bazen entelektüel açlıkla bezeli, çoğunlukla romantik hatta ağdalı bir üsluba sahip, zaman zaman neşeli, umutlu, ironik, tepkili ve hülyalı.Netice de hep hevesli...

Sanırım sırf bu yüzden açık tutuyorum ara ara uğrayıp içimi döküyorum.Ama dönüp bakınca şaşırtıcı bir biçimde kendimi anlatmaya çalışırken görünenin ötesini bir türlü yansıtamadığımı görüyorum...


Yeni yılda blog ile ilgili de yeni planlarım var.Bu belki hali hazırda iyi bir tıklanma oranı olan bir site ortaklığı ile olacak, belki de yine kendi zırvalıklarımın şahsi domaini:)

Yeni yıl en çok huzur getirsin, hepimize....






30 Aralık 2016

0 Fark Edince

Fark ettiğimiz de hislerimizi, olanı biteni doğruyu gerçeği saf bir yanılsama ile "rahatlama" rehavetine düşüveriyoruz."Şu şöyledir, bu böyledir." lafları netleşiyor.

"Sana aldığım hediyeleri, başkalarından alıyorum.
Sonra ardı arkası dinmeyen " Seni Seviyorum", "benimle yaşa", "şehre dön." "Benimle ol", "beni sev.", "ruhunu bölüş." ikilikleri geliyor.

İşte ben de o zaman anlıyorum.Her olumsuz cevap da birilerinin kalbinde ki camları ellerimle daha derine ittiğimi zannederken, kendimi yaralıyorum.İhtimalleri düşünüyorum...Seni yıllarca istemsizce beklediğimi fark ediyorum sonra.Senden hiç bir sevda tılsımı görmeden direnişlerimi hatırlıyorum...Sonra vaat ettiğin umut, ağzımı yakan o acı his, bileklerimi kemiren heyecan dalgası kalbimden tüm benliğime yayılan, ve yine gün sonun da tıpkı gün ağarırken olduğu gibi, seni düşünerek uykuya dalıyorum.Düşümde göremedikçe "hayır" cevaplarımın azabını 2'şer 3'er 5'er çekiyorum.

Ama güzel şeyler de oluyor.Fark ettiğimden beri vurulduğumu, tümcelerim " ben de başkasına sevdalıyım." diye sonlanıyor.

Sevda güzel şey.Sana dair bana dair, ona buna dair...Sevda yine de güzel şey."




28 Aralık 2016

0 "Verilmemiş Mektuplarım"



Bu aslında pratik bir durum: Nasıl? Aramızda olan durumu dolmuşa fazla yolcu alıp Bahçelievler de duran polisi görünce yolcularına “ hocam iki Dakka çökebilir miyiz acaba, polis var.” Diyen dolmuş şoförü abimiz ile polis abimizin arasında gerçeklenen “karşılıklı idare etmece” oyununa benzettim bugün.
İktidar-yani sen, itaatkar-yani ben- arasında ki sözleşmesi olmayan oyun da, ne sen tümüyle iktidarın hâkimisin(Burada hakim sözcüğünü tevriye sanatı ile kullanıyorum: hem İlahi olan boyutu hem de  doxik yanıyla) ne de ben tümüyle baş kaldırır konumdayım. ”MIŞ” gibi yapıyoruz. Değmemiş gibi.Olmamış gibi.Görünce sevdalı gibi.Ben değil aslında, sen yapıyorsun.İşte o zaman hem hislerim de bulduğum hem de olduğuna inandırıldığım muktedirden yoksun kalıyorum.Özgürleşmem gerekirdi değil mi?
Üzgünüm, ben sadece acı çekiyorum. Ama biliyorum, bu duygu durumu yalnızca seni göreceğim ana kadar sürer.Gördüğüm de bu kez, tüm bilimsel çıkarımlara karşıt olarak, net bir hissiyat içinde olacağım.





26 Aralık 2016

0 Üç ya da Beş

Öcülerden kaçalım önce
Seni kaçıracaklar
Tutalım yolları bulamasınlar
Sakla saklan sıkılma
Beni bekle olduğun yerde
Bir yıl geçsin sanki üç saniye
Tam üç defa ya da beş defa
Dönünce öperim gözlerini
Sinsi periler gibi
Seni buraya kim sakladı
Aklımda yoktu hiç biri
Sessizce oynardım ben oyunu
Yıllarca iki küçük el
Mırıl mırıl yalvarmış
“Tanrım, çok çok çok sevmeli olsun”
Hiç kimsesiz kalmış gibi
Derken çıktın karşıma
Sihirli bir atlas kumaştan
Hem de düşerek yıldızlardan
Bir de ılık esinti
Tüm mevsimler bir anda
Sen hem yakın hem uzak da
Yıllarca iki küçük el hep senin için
Sen seversin belki
Başka galaksiye uçarız gibi
Saklamış kendini.
Değince ruhuma sen de anladın,
Benim duam her masal da sendin...


Seni sevmek;  yanın da hep 5 yaşında hissetmek…Masum, mutlu, 21 Yüzyılın Leyla’sı olmak gibi...





25 Aralık 2016

0 İçimde ki Ben

Geçen yıl bir yeni yıl yazısı yazmıştım. Ne kadarını gerçekleştirdim bilmiyorum.

Bu yıl bir listem yok.Hayatın ne kadar kısa olduğunu deneyimleyecek bir süreçten geçtim diyelim.Sonra düşündüm.Henüz sevdalanmamış sevdiğim adamı öpmemiş yazmak istediğim romanı yazmamıştım. Sanırım ilk kez hiç bir şeyi umursamıyorum.Bu kadar zaman hep başkalarını düşünerek hareket ettim, kendime ne istediğimi sormayı bir türlü başaramadım.Sorduğumdaysa aldığım cevaplarla yüzleşecek cesaretim yoktu.Muhtemelen yine, başkalarını düşünerek hareket edeceğim, kendimi değiştiremem, fakat bu kez söyleyecek tek bir şeyim var kendime:

 Sadece mutlu ol!

Kimin yanında mutluysan, ne yaparken mutluysan orada ol.İnsan mutluyken fazla sorgulamamalı.


Sevdiğim bir filmi de önerelim : Çok uzun süre geçti üzerinden ama  "Age of Adaline" izlenmeye değer, sevdim!Tabi ki yine dönem kıyafetleri, şahane manzaralar ve iç içe geçmiş aşk kurgusu beni büyüledi...Spoiler vermeyi sevmiyorum biliyorsunuz!



Bu arada çocukluktan gelen karanlık bir rap müzik sevdam vardır.Evdekileri çıldırtana kadar dinlerdim... Şu sıra yine hortladı kendileri, bu da benden size gelsin çok güzel şarkıdır sözleri sağlamdır.



 Yılın son haftasında, Mutlu haftalar herkes....

22 Aralık 2016

0 Hediye

Geçtiği sokakları hediye ettiler önce sonra en sevdiği hikayelerin kahramanlarını
 şiir kitapları ardından gelen hikayeler
 en son pek değerli eşyalar
üzerine adı kazınmış nesneler!
Filmler plaklar
hep aynısına dönüşen şarkı odacıkları
içi dolu boş çay kahve bardakları
 utanılmasa tuvalet kağıdı hatta peçete hiç olmadı birkaç kağıt mendil dolu çekmece!
Ya da çorap bilemedin iç çamaşırı
O da ne bir bilet belki gelecek maçın konuğu!

Oh delilik geçti.

Kar vardı şimdi sessizliğe hapsediyor kar taneleri delileri!

Yeter yeter durdursunlar artık

Hayır hayır hayır saklasınlar ellerini!

Rahatlama hissi!
Anlık telaş geçti
1-2-3
Hayır hep 7'Si ellerini tuttuğum günün ertesi!

Ellerini hediye edemezler ya sana!
Sonra saçlarında ağzının kenarında boğazında boğacak gibi
Gözünün süsünde püsünde ellerini ...

Ellerini, ellerini  hediye etmesinler sana ellerini...



19 Aralık 2016

0 Aşkta Etik ve Estetik Sorumluluk

Aşkı yaşamak hem büyük bir belâ hem de büyük bir fırsattır. Aşk insana bir âfet gibi gelebilir. Gece yarısı yer sarsılmış, duvarlar, tavan üstümüze çökmüştür! Elbette yaşadığımız aşksa, salt hormonal bir fırtına, romantik gaflet, karşılığı olmayan kendimize özgü düşlerden oluşmuş bir fantezi yumağı, tuhaf bir "erotomani" değilse! Bu sözlerimin aşka bir hakaret, bir entelektüel yukarıdan bakış, insanı tanımaktan âciz, soyut, tepeden inme ölçütlerle ortaya konmuş bir "karikatür" olduğunun farkındayım. Yine de aşkın "bir ölçüde" denetlenebilir (elbette büyük bir ustalıkla!) bir yaşam enerjisi olduğuna inanırım. Bu enerjiyi harekete geçirebilecek olanaklar geliştiğinde, insanın yeni bir yaşantılar bütünlüğünde yaşama fırsatı ortaya çıkar. "Dünya dönüşür." Bu aşk denilen, kesinlikle kendimizin dışına çıkmamızı gerektiren (en azından balkonumuza!) paylaşmalarla yaşanan, bir algılamala, duygulama, düşünme, eylemde bulunma bütünlüğü, olanaklarımızı keşfe yol açar! Bir anlama, kavrama, duyma, kısacası bir olma oluş serüvenidir. Heideggerci bir terminoloji kullanırsak, varlığın bize kendini sunma biçimlerinden biridir, Heidegger böyle dememiş olsa da. Aşkla anlarız, biliriz, yaşarız, oluruz, oluşuruz. Bela olsa ne olur? Anlamak, başımıza bir yığın belalar açmaz mı? Aşkın sürüklediği bütünlük ( Gestalt !), bir travma anaforuna koyabilir bizi. Çaresizliği, ihaneti, vurdumduymazlığı, kabalığı, sığlığı yaşıyor olabiliriz. Tüm bunlar yaşadıklarımızdan devşirilmiş, sunulmuştur: İnsana, hayata dair işaretler taşır! İçimizde paylaşmaktan, paylaşamamaktan doğan olağanüstü bir yaşam enerjisi vardır. Dönüşüm ( Gestalt switch !) kapıdadır. Yoldadır. Dönüşümün yolda olmasıdır aşk. Aşık olup da yerinde sayanlara, daha "kötüye", daha "çirkine" gömülenlere duyurulur! Aşk enerjisi içimize "çökünce", ya da içimizde patlayınca aşkın sesi duyulur. (Ben böyle duyulduğunu düşünürüm aşkın sesinin! Sokrates'in Daymon'unun, cinin sesi gibi!) Üç buyruğunu önemli bulurum (En azından!): Aşk, âşıka şunları der:
1. İnsansın. Çaresizsin. Sınırlısın. Ölümlüsün. Çaresizliğini aşma olanaklarından biriyle karşı karşıyasın. Yaşama eşiğinde bulunduğun aşktır. Paylaşmayı deneyeceksin. Öğren. Yaşa. Antenlerini açık tut.
2.  Yaşayabiliyorsan, iki büyük sorumluluğun var aşkta. Aşkın sorumluluğudur. Bigâne kalanları yakar. İlki estetik sorumluluktur. Güzelleştirme sorumluluğu. Mâdem ki aşk, bir olanak, bir fırsat, bir tür tinsel ve tensel kayırmasıdır hayatın; bunun bedelini ödemelisin. Aşkın sana sunduklarına karşı borçlusun. Kime? İnsanlara. Hayata. Elbette sevgiline. Kendine. Nasıl güzelleştirilir aşk? Emekle, bilgiyle, estetik çabayla. Sonuçta bir yapıt, estetik bir yapıt çıkacaktır ortaya. Aşk denen insan yaratısı. Birlikte yarattığımız.
3. Aşk iki kişilik yalnızlık olamaz. Tüm insanlığa, insanlara karşı sorumludur. Sevgilide insanı severiz, insanlığı . Aşkın etik sorumluluğu aşk enerjisiyle insanlara vermemiz gerektiğini anımsatır bize. Aşk hem estetik hem etik ödevler verir bize: Sevgilini severek insanları sev. Kendi bencil dünyandan çık, duvarlarını yık. Birlikte dönüşümler yaşamayı öğren. Yarattığın aşk yapıtı, insnalığın estetik yaşantılar tarihinde yer alsın. İnsanların daha güzel, daha hakça bir dünyada yaşamaları için çaba göster. Çünkü aşıksın. Çünkü sorumlusun.
Çünkü borçlusun.Gönlünde aşk varsa,insanlara gönül borcun var.
Aşk kolay değil. Bir gün insanlar bu enerjiyi dönüştürmeyi öğrenecekler. Kendi içine kapalı topluluklarla sınırlı mistik bir yaşantı olmaktan çıkacak. Erotik görünümünü kazıyıp arkalarındaki insanı yakalamayı hiç değilse şimdikinden daha fazla insan öğrenecek.
Aslında kuşkularım çok. Yine insan, aşk adına bir yığın bayağılık yaşayacak. Uyanık romancılar, sanatçılar bu işten çok para, çok ün kazanacak. Olsun, yine de düşlerimize, umutlarımıza, beklentilerimize şimdilik karışan yok.
 Prof.Dr. Ahmet İnam 

http://phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/askta.htm

Ağustos 2004, Foça.








16 Aralık 2016

0 Umut'lu Mektup

Canım,
Sana başka türlü hitap edesim gelmiyor.Biliyorum çok sıradan belki çok ağızda, yine de en sade en candan yolu bu sana seslenmenin.Biliyorsun adını anamam uluorta…
Seni görmeyeli yalnızca birkaç gün oldu, rağmen çok özlediğimi hissedince yazmalıyım dedim, belki oda özlemiştir söyleyemez dedim…
Biliyor musun bombalar düşüyor evlerimize, sokaklarımıza, çocukluğumuzun en sevilen dondurmacısının olduğu yollara.İnsanlar daha bir yalnız sanki çok da mutsuzlar.Hatta biliyorsun bir olay oldumuydu adetten oldu bir kara resim bir bayrak paylaşmak, paylaşmadın mı hedefsin, sevinmişsin farz edilirsin hiç olmadı duyarsız…Mümkün mü acımamak ruhun en derin yerinden.Yine de bu çözümsüzlük hissi kabul edebileceğim bir şey değil.Geçen yaz gittiğim kasabalarda ,çiçek toplamak, bahçeden mandalina aşırmak dışında, kahvehanelerde amcalarla limonata, çay, Türk kahvesi yudumladım ve biliyorsun hep aynısını duydum: barışa özlem….Memleketin en ücra köşesinden dillendirilen ve birleşiveren yedi bölgeden yükselen bir duaydı bu hangi tanrı’ya ya da Allah'a inandığı önemsiz olan hatta belki imansız ya da mezheplerden ırak…Safi Barış…Yok değil ölüm korkusu değil… Sevgiye özlem bence en çok bu…Sokak da insanların yüzlerinde gördüğüm, ürkek annelerin yorgun babaların, okulda koşturup duran gençliğin, plazalar da kaybolan yeni yetme yetişkinlerin, emekli Nazife teyzeyle kocası Hikmet amcanın korkusu hep bu…sevgisizlik…Çok sardı sarmaladı bir deli gömleği çıkılmaz gibi…Ama biliyorum ben, nereden biliyorsun deme, geçecek hepsi…Umudum hep var, hem bize hem memlekete dair...Zannederim sevdamızı sevda yapan da bu...Bir gün huzur tüm vatana hükmedecek insanların ilikleri ısınacak barışın güneşi ile...İşte o zaman ben de senin ellerinden tutup çıkacağım yola: Doğu'nun en nadide topraklarından Trakya'ya köklerimi bulmaya yazmaya yeltendiğim romanı bitirmeye içimde kaybolmayan çocuksu coşku ve insanlığa dair umutla...
Şükür sebebi en çok sevgiye olmalı böyle gözledikçe daha da iyi anlıyorum…Seni özlemeye mahkum olsam da sevgin hep ağır basınca, ölümlü bedenim yok olmadan, seni sevebildiğim için şükrediyorum…
Senin yanında her şey mümkünmüş gibi hissettiğim ana kadar…Hoşça ve benimle kal…

Özlem ve sevda ile
D.




10 Aralık 2016

0 "Paralel Evren'de Biz" -2

"Sana rüyalarımı hiç anlatmadım.Mücadeleden vazgeçtim.Yenilgi değil, sadece kabullendim.

Saat tam 5:45'de hayatımın en mutlu gününün en mutlu anının büyüsüne uzaktan bakıyor gibiydim.Orada duran ben değildim,Ayşe, Necla ya da bir başkasıydı.Sana Söylemek istediklerimi hiç söylemedim.Sonradan düşününce, sanırım söylemeyi de istemedim.Hiç korkmadım.
Adım yoktu benim.Sokağım yok.Evim yok.Bir ailem yok.Düşüm yok.O andan sonra hiç bir günün önemi yok.Ömrüm 1 gündü...
 Bana kızsan da olur, nolur yanımda dur.Uyandırmasınlar bugün."

Yazdıklarımı gizli gizli okuduğunu ayrımsadığımı bilse çok kızar.Söylemez, düşünür düşünür düşünür dedim ya en çok o bilir.Sararmış gazete sayfaları-açık seçik mecmua kadınları konuğu- ile kaplı küçük çizgisiz sayfalarla dolu defteri aldığım yere bırakmalıydım.Mütereddit idim, meşeden masanın üzerinde duran kitap yığınlarının altından mı almıştım, hemen yanında ki  geceden yarım kalmış kahvenin lekeleri Polonya porseleni fincandan damlayıp masaya iz bırakmış.Silsem mi? Yok, muhakkak ki fark eder.Dikkatlidir.Ayrıntılara delirir.Fincanın yamacında eski bir makas, ucunda kağıt kırpıntıları, kırpıntılar gri eski ipek halıya dökülmüş, çalışma masasının siyah koltuğuna kadar uzanmakta...Masanın solunda eski bir daktilo içinde eksik kalan bir yazı bir türlü bitmeyen etrafı aynı eskizlerle dolup taşan...Tam o anda bir kapı sesi, üzerini çıkarmakta kaşe kabanı ince hışırtılarla portmantoya asılır ayakları birazdan ayakkabılardan kurtulup içeri döner, elimde açık resimlerle dolu gazete kağıdına sarılmış defter...Alelade bırakıverdim kitapların ardına tam içeri girmeden evvel...Kapının ağzında durur eşiği geçecek gibi, şaşırmamış ama hoşnutsuz, tam da zamanıdır artık şimdi...Konuşacakken bir ses böler parodiyi, bir çocuk ağlar yakınlarda kesik kesik başı uzanır sesten tarafa, boynu açılır benden yana- sanki uzak bir ova bahçesinde sardunya, nergis ve gül-, hatırlarım defterin yerini, fincanın hemen altında ki mevki, ellerim bir yankesici çabukluğunda şipşak buluverir adresi...Dilerim az önce durduğu yeri görmezden gelmesini...

Akşam yemeğinin konusu bellidir tecahül-ü arifane bir karanlık daha son bulacak...Ardından çalan eski bir melodi, milim milim nakşedecek didarda ki gizi...





7 Aralık 2016

0 Hükümsüz.

Ne zaman vazgeçtim bilmiyorum
Oturduğun an mıydı yanıma
Ellerime bile değil değdiği an parmağın kıvrımlarına
Yüzümde
Dökülen bir umut
Aşk deme ben bilmem hadi unut
Var mısın yok musun bilmeden
Hep kaçarak en başa dönen
Ne zaman vazgeçtim bilmiyorum
Başka biriyle dönüşme ihtimali
Ya da sevmek mi diyeyim
Müphem değil sevgilim
Sen sus ben sana geleyim
Söylesem dinleyecek gibi
Bir bakar mısın derinimden
Haydi söyle çözdüklerini
Vazgeçir beni delilikten
Kal dersem kalır mıydın o gece
Gitmen gerekse de tutar mıydın ellerimden
Ya bıraksa mıydın her şeyi şöylece
"Sadece bir hayat bu bize deliren"
İlk değil son değil ne olduğu mühim değil
Yorgunum sahiden

Hadi ikiletme, kapat ışıkları tümden…



27 Kasım 2016

2 Haftanın Sonu

Ah dostlar ah sanmayın ki İlhan İrem'e bağlayacağım romantizm olacak her yan...Ciddi ciddi konuşamıyorum.Sesim -kızlara betimleyişim ile söylüyorum-birisi tarafından "mute" yapılmışa döndü!Türkçesi Laranjit olmuşum, ses teli iltihabıymış.Hayır ne alaka şimdi...Kendimden şüphelenmeye başladım acaba geceleri başka bir kimliğim var da benim mi haberim yok?


Mesela ben aslında geceleri bar şarkıcılığı filan yapıyormuşum!eee yok mu artık?!E ozaman bu ses ne diye gitti sevgili okur?Tam sunumların olduğu hafta reva mı bana bu?Çok dertliyim hiç keyfim yok evde bile whatsapla anlaşıyoruz ve bu durum ben hariç herkesi pek eğlendiriyor...




Tabi bu durum güzel havalarda dahi evde kapalı kalmama sebep oldu.Sıkıldım dellendim e cinnet içindeyim o yüzden ilk göz ağrılarımdan olan Yaşar'a sardım.Buyrun siz de dinleyin.






Bir sonraki post hayatımızdaki değişimler üzerine olabilir.


Pek görsel paylaşılmamasına hatta moda vs içerikli olmamasına üstelik çok da güncel bir blog yazarı olmamama rağmen okunma oranları beni şaşırtıyor. Ne diyelim teşekkürler!


Son postlar çokça dağınık oluyor farkındayım, ama elimde olan bir durum değil.Bu ara bende biraz dağınım her bakımdan...


Şu sıra ne yapıyorsun sorusuna verilecek tek cevabım bol bol okumak olurdu.


Sonunda -hastalığın iyi yanı bu galiba- izlemek istediğim birkaç film ve diziye bakabildim.


Cafe Socety-Woody'nin son imzası, tek kelimeyle ba-yıl-dım!Çattanadak (bu nasıl bir kelime) bitmesine de bayıldım, o şahane kostümler mekanlar çekimler...öff çok mutlu etti bu film beni.
İzlemediyseniz benim için izleyin.


Diğer bir nokta şu ki, benim hikayelere olan merakımı bilen hayat tarafından hikayesi derin insanlarla bir araya getirilir oldum. Çok acayip şeyler çıkıyor ortaya ah bilseler romanımda kahramanlara yansıyacak tüm bu anlatılar! Kendimi tam da şuanda storyteller gibi hissedebilirdim ama eksiklikler var önce "nasıl daha iyi bir anlatıcı olunur?" master tezini tamamlamak düşüyor boynuma.


Birde aklıma geldi
 Masumiyet Müzesi'nin belgeseli yapılmıştı. İzlemediyseniz merakınız uyanır belki diye şuraya fragmanını koyayım.




Mutlu haftasonları herkes!

26 Kasım 2016

0 Dönüşüyor...


Korkuların bana akıyor

Sebebi belli gülmemi seviyorsun

Duruyormuş gibi yapmamı,yanında



Beni manipüle ettiğini sanmanı seviyorum

Kaybettiklerin bende saklı

Genç olmaya özlemin



Artık önem yok gibi davranamam

Beni bana bırakamam

"Doktor, Prozac değil aşk istiyorum"

Dediğimi duydun

Çöktüğü an karanlık

Biliyorum

Biliyorsun

Sahiplikten yoksunluğu seviyorsun

20’lerinde gibi müziği son ses duyuyorsun…

Yeni bir yola çıkmak gerek

İlhamımı bulmam gerek

Sıradanlaşıyorsun

Fark etmemi engellemen gerek…

Arayış son bulacak seni giydirdiğimde

Tümden karanlık zehirli dolunay gecede

Hiç uyanmamaya yemin ettiğinde

Gerçekte olduğun kişiye dönüştüğünde

Düştün ütopyama işte!
Buymuş olduğun, değil sandığım.

İstediğin gibi, ütopik, alaycı ve romantizmden uzak, sebebi belli sadece geç oldu anlamam. Bir farkı olmadığını, bağın sıradanlığını...






 

15 Kasım 2016

0 İlhamını Ruhtan Alanlara...


Geçiyormuş zamanla her his her acı
İnsan yürüyor dikenler de
Razı oluyor ayağının altındaki kor tanesine
Resimler hiç yaşanmamış anılar gibi
Aklım nerelerde darmadağın
Hayat geçiyor duruyor akıyor yıllar
Dillerde eski türkü hep acıya çağlıyor
Kime kızayım şimdi sözüm nereye gider?
Nasıl olur el olur su alır uyunur geçer
Hiç bir duygunun anayurdu olamayacak gibi yüreğim
Beni şurada biraz uyut eski ikindilere döneyim
Ölüyorum deliriyorum küskünler yokuşunun her nefesinde
Ihlamur ağacı selamsız kaldı,
Dargın sayılır kırık dallar akşam güneşinde

Delirmeyeceğim , ölmeyeceğim sen korkma sakın!
İkindiler kısalıyor üşür gibiyim tekillikten
Başımda bir bela sana varamamışlık
Delirmeyeceğim, ölmeyeceğim sen korkma sakın...




0 Kapıma Dayanma Sakın!

Yakarım inan yakarım!

Her lafı her sözü ayrı keder!
Özrü kabahatinden de beter!

Sev ister mutlu ol istersen delir umrumda değil!

AH! Candan ne güzel söyler bu şarkıyı!Ne çok severim..
İlk gittiğiniz konser kimindi?
Benim ilk konserim 10 yaşında TED'in meşhur kuru fasulye gününe gelen Candan Erçetin'di. Üstelik yıl sonu gösterilerinde üst üste iki yıl taklidini yapmışlığım var!
Hadi ben bir şeyler karalarken sizde bu şarkıyı dinleyin, ve sizi tüm delirten dengesizlere gönderin!




Hayat bu sıra, yoğun, bol okumalı düşünmeli, yazmalı geçiyordu.Son bir kaç gündür biraz hastayım.Sevimli filmler izleyip çocuk bakıcılığı yapıyorum.Çocuklarla anlaşma konusunda oldukça iyiyim!

Şu sıra elimde Ulus Baker'in lecture'larının derlenerek kitaplaşmış hali olan Sanat ve Arzu var.Bu Effect theory denen olay baya baya ilginç.Bir bakının derim olmadı bir ara sözüm olsun ben ne algılamışım birkaç satır zırvalarım dilim döndüğünce tabi.

Ha bu arada kafam bir konuda çok karışık yeni bir dile sardırma noktasında uzun süredir düşünüp duruyorum.İtalya'ya olan özel ilgi ve merakım İtalyanca'ya başlamama sebep olmuştu ama malum siyaset felsefesi tutkusu bırakmayınca peşimi, Almanca ve Fransızca'nın egemenliğini görmezden gelemez oldum. üf ikisi de çok zor ama=( tam olarak bilemiyorum Altan kafası bu...

Proust külliyatından bir alıntı yapalım da şurada beklesin:

"...Onunla bağlantılı yerlerin, insanların, her şeyin bende acıdan çok büyü içeren bir merak uyandırdığı daha eski dönemlerde ki gibi seviyordum.Hatta onu tam olarak unutmak için, gittiği yoldan başlangıç noktasına geri dönen bir yolcu misali, baştaki kayıtsızlığa varmak için aşkımın doruk noktasına ulaşıncaya kadar yaşadığım bütün duygulardan ters yönde tekrar geçmem gerekeceğini gayet iyi hissediyordum..."

Sevgili Proust, gerçekten çok acayip bir kafasın.Ama böyle büyü filan deyince, romantik olayım derken benim kafam Weber'in büyü kavramına gitti...Ah Weber yaktın beni...

Dönemin başında Siyasi Düşünceler Tarihi ile ilgili bir ders almıştım.Dersin hocası oldukça ters ve huysuz olunca dersi bırakmıştım.Ama dersi asıl bırakma sebebim Weber'di.Sonra Din Sosyolojisi dersi aldım ve orada ne yaptım dersiniz?Gidip Weber seçtim.Nasıl kararsız bir insansam demek ki...Neyse tabi o günden beri deliler gibi Weber okumak zorunda kaldım tüm rasyonelliğiyle beynime nüfuz ediyor durduramıyoruz!

Not:Çok özlediğim insanı artık çok özlemiyorum.Çünkü fark ettim ki onu görmeme, uzun sohbetler içine girmeme gerek yok, o zaten her fikrimde benimle...



2 Kasım 2016

2 Akademiklerin Egoyla imtihanı

Son bir kaç yazıdır bu  kelimeyi çok kullanır oldum.Gözlemlerim bu alana çok yoğunlaştı yüksek özbenlik narsizm özseviciliğin sınırlarının zorlanması küçümseme aşağılık hissi vs vs.

Bugün hayli ilginç bir tartışma sonrası tüm sinsiliğim ile bu yazıya giriştim.Malumunuz sosyal bilimler ekolü, yüksek öğretim de yuvarlak masa toplantıları üzerinden ilerler. Kurtlar Vadisi havasında geçen dersler de birbirinin açığını bulup gözünü oymak esastır.Bakmayın böyle karikatürize ettiğime, zaman zaman bu durum hakiki bir hal alıyor.Zaman zamansa oldukça naif bir girizgah ve sonlanış ile ders terk ediliyor.
Şahsi tutumum her zaman izle, analiz et, özgün olmaya çalış özelinde ilerlediği için başkalarının değerli fikirlerine kin, öfke, kıskançlık vb duygular asla duymuyorum...Dolayısıyla birbirini yanlışlayarak orgazma ulaşan bünyelerden de değilim.

Her neyse bugün ki mevzu Frankfurt okulundan olan Adorno üzerine olunca sınıf tam manası ile coştu.Doktora öğrencilerinin bazıları- doğal olarak- yeni yetme master öğrencilerinden daha çok şey biliyor oluyorlar sebebi ise basit daha çok okumuş olmaları.Ama dediğim gibi bu her zaman olan bir durum da değil.Sınıftaki tartışma, bünyesinde açık bir iddia, nezaket ve kibir barındıran doktoracı bir arkadaşın uzun tiradı sebebi ile başlayamadı.Arkadaş durumu uzattıkça uzattı, "liseden beri Adorno okurum siz ilkkez okuduğunuz için anlayamazsınız"'a kadar konuyu getirdi.Ben bu sırada çok eğleniyorum çünkü hem şahsımca doğru şeyler söylediğini düşünüyorum hem de kibiri sayesinde agresifleştiğini fark ediyorum.Sınıftan başka bir ses bu arkadaşın, çok konuşması ve çok bilmesine de içerleyerek hem alaycı hem de sert bir dille eleştiri getirdi.
İşte ben de tam da bu sırada lafa girdim.-herzaman ki yanlış zamanlamamla-
Şimdi bu Adorno Amcanın dili negatif dialektik olarak anılıyor.Herkes ağız birliği etmişçesine Adorno'nun ne kadar pessimist olduğunu, yaşadığı dönemin şartları ve çektiği sıkıntılar düşünülecek olursa kötümser bakışında ki haklılığının doğruluğunu dile getiriyordu.
Nedense bende hiç de pesimist bir algı bırakmadı.ve bunu belirtmem büyük tregedyaya sebep oldu. Halbuki sebebim basitti: Tanrı'yı öldüren zihin Adorno'ca şimdide bireyi öldürüyordu.Yaratılan kitle toplumu ve faşizm kısır bir döngüye girecek, tıpkı 1920'ler de devrim konuşulurken, birden Nazilerin fikir istilasına uğrayan Almanya gibi, bu kez de ibre faşizm den saparak özgürlüğe çevrilecek ve bu gayette umut verici.
Üstelik bu denli faşizm ve kapitalizm karşıtı bir zihnin kalkıp da ABD'ye göç etmesi ayrı bir ironi olmuş.Frankfurt ekolünde ki her düşünür bu yolu izlememiş yani Abd'ye gitmeyenler de var.Dolayısıyla kimse bu adamcağızı pesimistti optimistti diyerek indirgemeci bakış açısıyla tek tipleştirmesin.

sözlerimin doğruluğu yanlışlığı benim için mesele hiç olmadı.Yanılmak hatta daha iyidir, derin doğruları görebilirsiniz böylece-ya da doğru varsayılanları-
Sözlerime bulduğum karşılık hocanın için için gülmesi, sınıftakilerin ise beni yanlışlamaya çalışarak "Asla katılmıyorum" nidaları oldu.

Ne demiş Turgut Uyar"Hiçbir şey umurumda değil diyorum, aşktan ve umuttan başka!"

Böyleyken daha çok eğlendiğimi söylemeden geçmeyeyim.Ha bir de neden bize öğretilen ekole bitişik durmamız isteniyor?Neden hep aynı bakış açısıyla yazılmış makalelerin bire bir kopyalanmış retoriği kullanılıyor?İşte ben bundan çok sıkıldım...Herkesin her şeyi çok bildiğini iddia etmesinden, kendilerine diktikleri entellektüel birikimli fikir adamı imajlarından daral geldi ööööh yani.

Not:Geçen hafta yazdığım yazı bir kızgınlık ile yazılmadı.Sahip olduğum ruhu çocuk, aklı büyük, yüreğiyle görebilen insanları daha da çok sahiplenmeme sebep oldu.Kendimi şanslı hissedebilirim o halde!
Not2: Çok özlediğim insanı daha  ne kadar özleyebilirim?
Not3:Bu hafta güzel haberler aldım. Zuhal avukatlık lisansını aldı.Adil hukukçulara her zamankinden de çok ihtiyacımız olan şu dönemde yolu çok açık olsun!

Hadi ben Weber okuyayım, anlayamasam da deniyorum en azından, siz de bu güzel şarkıyı benim için dinleyin!





28 Ekim 2016

0 Egolar Parlatıldıysa Sizi Şöyle Alalım

Merhaba dediğiniz insanlar, hayatınızda ilham kaynağı olarak gördüğünüz şahıs ya da varlıkları sorgulatıyorsa buna ne kadar itibar etmek gerekir?

İtibar etseniz de etmeseniz de, aranızda ki bağa olan inancınızı zedeleyecek hissiyatı aldığınız da eskisi gibi olacak bir şey kalmıyordur belki de...

Hedeflerimi çokça sorguladığım "ben ait miyim buraya?" dediğim günlerden geçerken, yeni ve "tesadüfi" olarak tanıdığım biri ile yapmak durumunda kaldığım lüzumsuz birkaç saatlik telefon konuşması neticesinde kendimde ki değişimleri gözlemledim.

İlk olarak itina ile kaçtığım " politik bir hayvan olmak" betimlemesine yaklaşmış sayılabilirim.
İkinci olarak zekice söylenmemiş her yalan kendinizi övmeye çalışırken sizi yerle bir edebilirmiş, karşınızda ki insanın bu duruma düştüğünü görmek rahatsız edici.
Üçüncü nokta şu ki insanları " özel" yapan onların özel olması değil, esasen sizin öyle varsaymanız ve aranızda ki basit ilişkiye külliyat muamelesi yapmanızmış.
Dördüncü olarak, insanın kendisini övmesi dünyanın en çiğ olaylarından biriymiş
Beşinci şudur ki fazla tevazu sahibi olmak hiç de kendini beğenmişlikle eş değer değil!Kim demişse bunu, katılmıyorum-tabi ki şahıs özelinde-
Altıncı olarak dile gelsin duygusal bağ kurmaktan profesyonel ortamlarda bilhassa uzak durulmalı.
Yedinci maddeme göre birini küçümsediğinizi göstermeye çalıştığınız her an, içsel hazımsızlıklarınızı açığa vuruyor-bunu  kendimde yapmamalıyım utanç kaynağı.-
Ve sekiz, hayatta herkesin hedefleri aynı olmak zorunda değil.Hatta aynıymış gibi görünen hedefler bile aynı olmayabilir. Bir ormanda fidan olmak isteyen 100 ruh düşünelim.Meşe, palamut,çam,kestane ağaçları boy boy, ama sen tercihen fidan olarak kalmışsan meşe ya da palamut olmayı tercih etmediğin içindir.
Dokuzuncusu şu ki, hislerine güvendiğin kadar insanların göründükleri gibi olmayacağını da kabullen.Çünkü değiller ve sen de değilsin.Görünenin öteki yüzüne olan merakını kestir at.Gördüklerinin hayal kırıklığı zaman kaybı yaratıyor.
On numara da bu olsun, insanları amaçlarından döndürecek olan yine kendileridir.

Çok teşekkür ederim bu gereksiz telefon konuşmasını gerçekleştiren hattın ucunda ki tanımadığım kadına.Sayesinde nereye ait olabileceğimi bulmaya daha da yaklaştım.

Tam tersini yapmayı tüm egonuzla isterken, aslında hiç farkında olmadan karşınızda ki insanı engin bir cesaret denizine atabilirsiniz.

İşin aslı aylardır süren büyülü bir rüyadan uyandığıma, kendini özel hissetme çocuksuluğundan sıyrıldığıma hayret ederken, yeni giydiğim gömleğe 10 dakika içinde alışıverdim.

Dönüşüm içine dalmak uyanmak aydınlanmak duygu salınımlarından realiteye kavuşmak çok iyi geldi.

Yazdığım şiirlerin son 2 yıl içinde yazılanları, özellikler atfettiğim bir insan-ı kamile ithafendir. En sevdiğim yazılar kendisinin şahsına değil çocuksu bir ruhun yansıması olarak zihnimde yarattığım alegoriyedir. 

Şimdi bu anlamda biraz eksik kaldığımı düşünecek olsam da, aslında mülkiyet hakkım olmayan bir toprak parçasında yaşamayı bizzat kendim seçmiş idim.Demem o ki, yaşayacak olsa idim süreklilik arz edebilir yeni gecekondularla gece bekçilerini canlarından bezdirebilirdim. Fakat Hindistan'a gidip gözlerini açtıran ağmanın, gözlerini yummak istemesine kim yeniden nasıl hangi suret ile sebebiyet verebilir?

Yaşam bu ya, oda imkan dahilindedir.Seçimler, yolların kesişmesi selam verdiğiniz insanlar ve tüm bu tercihler...Bütünüyle bir ayrıma sokuyor sadece zevkleriniz üzerinden değil, evrensel ruhani enerjiyle birlikte başkaldırıyorsunuz.Hangi filozofları ne kadar hatmettiğiniz, hangi büyük insanların büyük seminerlerini aldığınız hiç önemli değil...Öznesi insan olan her şeyi metalaştırıp tükettikten sonra, hatimleriniz lüzumsuz bir kibir çuvalıdır. Tabii tabii anlıyorum yüksek eğitimli çevrelerce durum çok başkadır...Ne diyelim öyle olsun.

Hisleri boşverin, saf aklın ötesine geçen akıl oyunlarında ki mavi boncukları ayırıp atın.Dahası, direnciniz düşüp içselleştirdiklerinizi yüksek sesle telaffuz etmeye sizi zorladığında susup oturun.

Şimdi, burada mı susup oturursunuz biraz daha bekleyelim mi?



22 Ekim 2016

1 Yorgun musun?



Eğer şuan durup okumaya başladıysan, böyle hissediyor olman kuvvetle muhtemel.

Tamam sıkıntı yok, Hepimiz zaman zaman bu hisse yenik düşüyoruz.


Aslında söyleyecek beylik laflar sıralamıştım.Ama yine bilgisayarın açılmasını bekleyene kadar hepsi aklımdan uçtu.

Biraz Sadri Alışık, biraz hikayelerden konuşacaktım.



Ama unuttum.

Bu sık sık başıma geliyor.

Siliyor gibi beynim.Olsun, ben de hatırlayınca yeniden başlarım.

Orhan Pamuk'u sevmeye ne zaman başladım biliyor musun?
Bir röportajında Padişahların sultanların hikayesini değil sıradan insanların hikayelerinin anlatılmaya değer olduğunu söylüyordu.Ben de hep böyle hissetmiştim.Hikayeleri seviyorum.Herkesin bir hikayesi olduğunu biliyorum ve her birinin birbirinden değerli olduğunu.Nerede çakışıyor peki anlatılan hikayelerle yollarımız dahası neden seçiyoruz o hikayeyi kendimize?Yaşamak istediklerimizin özleminden mi, kırgınlıklarımız mı yoksa içinde bulunduğumuz durumu başkalarının hikayesinde keşfediyor oluşumuz mu?belki de safi bir meraktır... Hatta belki tümü ya da hiç birisidir...


Oturmuş bir Cumartesi akşamı Weber'in sosyolojisine kendimi vermeye çalışırken bir türlü başaramayınca son günler de dinlediğim müziklerden birini paylaşayım dedim.

                                        




Hepimizin içinde ki şeytan  bazen duymaya hazır olmadıklarımızı bazense zaaflarımızı fısıldar...Ama asıl sorun siyah ve beyazın net olmadığı anlarda başlar.Ruhunuz mu, kurallar mı?Kartlar yeniden diziliyor....ve aynada yeni bir siluet görünüyor neredeyse maskesiz...



13 Ekim 2016

0 Kalabalıklarda Biri



Hafta sonuna doğru akarken saatler, bir selam vermek istedim.Umarım her şey olmasa da pek çok şey yolundadır herkes!

Başlıkla konuyu vurgulamak en sevdiğim şey, ve siz zaten bunu biliyorsunuz.Yine de bugün konuya nasıl nereden gireceğimi bilemediğim günlerden birindeyim.


Bugün modern insanın çıkmazlarına bakalım mı biraz birlikte? Eminim bu konu da- pek çok konu da olduğu gibi- herkesin söyleyecekleri vardır. Bana göre modern ánthropos'un büyük çıkmazlarından biri  "özel hissetme tutkusu."Günlük hayatta yarattığımızı iddia ettiğimiz tarzın da çıkış noktası bu.Çoraplarınızı çizgili tercih edip pantolonunuz izin verdiği müddetçe aradan fırlayıp durması, uğraşılmamış gibi görünen ama size ait olduğunu sandığınız bir tavır.Tercih ettiğiniz saç modeli, arabanız için aldığınız bir aksesuar, ev dekorasyonunuz da ki eşsiz zevkiniz.Tebrikler!Gerçekten tarz sahibi çok sofistike bir insansınız!Ama işin aslı güvenli alanlarınızdan kopup, kalabalığa adım attığınız andan itibaren, onlarcasından yalnızca birisiniz.Bunu fark ettiğiniz an materyalist zeminin tatminkarlığından ayrılıp canlı bir vitrin mankeni olmaktan sıyrılmak için çırpınmalar başlıyor, anlara şahıslara anılara daha fazla odaklanıyorsunuz.İşte tam da burada modern Dünya'nın yalnızlık duvarlarıyla örülmüş teknolojik hapishanesinde boğulmak üzere olan etten kemikten Mürşid-i Kamil, geçmiş ile arasında derin bir özlem bağı oluşturuyor, Müzelere gidiyor, sahaf talan ediyor, antikaya merak duyuyor.Eski resimlerin renksizlerine imreniyor.Böylece kendi olduğu zamanlar yaratırken, aynı zaman bükümünde-her nasıl oluyorsa- unuttuğu anların Tanrısı olmayı arzuluyor.Tüm bu çaba Foucault sarkacı etkisi yaratıyor, özel hissedemediği anda yeni bir sorgulayış sürecine giriyor...Özgürlük hissi ve bütünlenme arasında gezinmeye devam mı o zaman ne dersiniz?

.....


Hemen bir film önerisi gelmeli burada ama onun yerine İtalya'nın büyülü atmosferine taşınan çok sevdiğim bir arkadaşımdan gelsin tavsiyemiz. HBO'nun bilim kurgu türünde ki yepyeni yapımı WestWorld'den bahsediyoruz.Şimdiden büyük hayran kitleleri ve izlenme oranları yakalayacağını ön görmek hiç de zor değil.
Meraklısına WestWorld izlenmeyi bekliyor.

Fragmanı da şuraya konduralım:



Bu da tam bir sonbahar şarkısı benden size gelsin: 


9 Ekim 2016

0 D&R'da Beş Saat


Mutlu hafta sonları herkes!

3 sanatçı, bir film, bir sokak dehası, bir kitap desem?
Hadi gelin hikaye başlıyor...

Taaaa yazın ortasında yazmaya karar verdiğim bir post bu.
Kışın bir film izlemiştim.Aylarca film önerisi olarak yazılmayı bekledi.Hikayesini,yönetmenin gözünü,zarif detaylar ağı ile örülü sanatsal bakış açısını en çok da hakiki bir hayat serüveni oluşunu beğendiğim film çok sevdiğim yönetmen Tim Burton'ın gözünden çıkma olan: BİG EYES
(Tim Burton'ın duygusal zekasını ve çocuksu yaratıcı maceraperest dilini seviyorum)

Filmi izledim.Nüve Selanik'e gitti.Ben ressamlara sardım.Daha iyi resim yaptığım günleri özledim.ve yeteneksizliğime içerledim.Bu sırada Nüve fotoğraflar göndermeye başladı.Kendimi orada hissettim derken bir gün gönderdiği resimler arasında Yunanlı bir sokak sanatçısının,duvarlara bıraktığı fırça darbelerini fark ettim.Ressamın adı  Simoni Fontana. Çok yetenekli.Yine de pek çok çalışması "Big Eyes" filminde kocası tarafından yaptığı resimlerin çalınmasını ve verdiği mücadeleyi izlediğimiz ünlü ressam Margerat Kean'in eserlerini anımsattı.

Bu ilk resim filmde anlatılan ünlü ressam Margerat Kean'in eserlerinden biri:



Bu filmin fragmanı:



Buda Yunanlı Sokak sanatçısı Simoni'nin çizimlerinden biri:



Bu arada bu yetenekli sokak sanatçısının  çalışmalarını görünce kendisini araştırmaya başladım ve naif bir sitesi olduğunu gördüm.Eğer güzel resimlerini keşfetmek ve kendisi ile iletişime geçmek isterseniz buyurun adresi tık tık

Bütün bunlardan sonra bu paylaşımı yapmama sebebiyet veren durum ise daha başka.Geçtiğimiz cuma günü,şehirde ki D&R'lardan birinde dev kitaplıkların arasında kuytu bir köşede yere oturmuş kitap okuyordum.Nefes almaya ihtiyaç duyduğum zamanlar da yaptığım bir ritüeldir bu.Aradan birkaç saat geçtikten sonra-muhtemelen orada çalışanların dikkatini çektim-yanıma elinde şahane çocuk kitapları olan bir genç geldi."Seveceğinizi düşündüm, bence bunlar size çok iyi gelir.Burada istediğiniz kadar kalabilirsiniz,hatta isterseniz size kahve de getiririm." dedi ve gitti.
Tabi bu durum beni hem çok mutlu etti hem de yakalanmış olmaktan dolayı başlarda birazcık huzursuz etti.Fakat genç bir iletişimcinin-ayaküstü tabi ki sohbet edip kimdir nedir öğrendim!Tanımadığım insanlarla konuşmaya bayılıyorum ki siz zaten bunu biliyorsunuz.- benim için seçtiği kitaplara öyle bir daldım ki, kitapçıdan çıktığımda hava çoktan kararmıştı.

İşte o gün öylece yerde oturup kitapların dehlizinde salınırken, birinin kapağı beni hemen kendine çekti ve ardından da hikayenin başlangıcı ile bütünleşiverdi.


Elif Yemenci'nin kendi  çizimlerini yine kendi oluşturduğu minik hikayesi ile okuyorsunuz.
(Resim kalitesi için üzgünüm!D&R geçen uzun saatler sonunda oldukça azalan bir şarj ile alelade çekmek zorunda kaldım.)

Kitaptan bir alıntı geliyor:
"Birden deniz kabuğunun fısıltısını duymuş Kalben, "Hatırla" demiş, "neydi seni en çok sevindiren?"Bir canlıyı gülümsetmek!İşte Dünya'nın en büyük mutluluğu bu!"

Kitapçıda geçen 5 koca saat, okuduğum çizgi romanlar, şarap rehberleri ve çocuk kitapları sonrası, kafamda bu mottonun kalın puntolarıyla ayrıldım. ve size bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Mutlu mutlu mutlu etmeli günler dilerim herkes!

Unutmadan bu da mutlu şarkı:









8 Ekim 2016

0 GÖZ

Mahremiyet.

Susmak.

Yoğun.

Masumiyet.

Yüksek.

Uzak.

EN. yakın

Rüya.

Karmaşa.

Öz.

Büyülü.

Uyku.

Şefkat.

Huzur.

Riya.

Kaçış.

Öpücük.


Saklı.

Hikaye.


!

Çağın ötesinde 70'ler deyiz. Gramofonunda ki tüm şarkıları -sen bundan nefret etsen de- hep ben seçiyorum
Sana yemek pişirmeye bayılıyorum.
En çok en kalabalık anlarda bin bir fikrin somutlaştığı kahkahalarda gözlerimde uyanmanı seviyorum.
İlahi bir sevda bu seni uyarıyorum.
Seviştiğin hiç bir kadınla seni paylaşmış hissetmiyorum.
Ben sadece gözünü kıskanıyorum.
Hiç gelmeme ihtimalin, olasılıktan çıktı
ben zaten beklemiyorum.
Sende duruyorum.
Kokunu hiç unutmuyorum.
İnanmıyorum
Anlamadığını söylesen, aklıma girsen
Anladığını bilsem,
göz'de bulduklarını ziyan ettiğine
İnanmıyorum.

Kışkırtıcı bir düşünce bir tuzak her yer örümcekler
Gidemiyorum, Kalamıyorum,
Gözlerine sarılıyorum.

Zırhlarımdan soyunup
tümüyle sana geliyorum.
Tüm masumiyeti kölen ilan ediyorum.
Utanmıyorum.
Sende kaybolmuşum, gidemiyorum...

Plak çizili aynı yerde takılı
Yasak rüyalar da hep.
Kokunu aldım bir kere, gidemiyorum...






Sezen'i kimseyle paylaşmam halbuki...Sana kısmetmiş.






7 Ekim 2016

0 Mesela...

Mesele değil göz yanılması olmasın...

Mesela aklımda bugün bu gece şu anda tüm anlatım bozukluklarına müsebbip bir hikaye..

Yok gönül meselesi filan değil...

Büyüme telaşı mı bilemedim

Hayatta en zor zamanlarınız aslında en güçlü olmak zorunda olduğunuz anlar oluyor.

Büyük söz gibi gibi.

...

Mesela ben bugün kendimden özür diledim

Nasıl?Doğru okudun kendimden özür diledim

Düzenli olarak birilerine bir şeyler için bazen ufacık lüzumsuz şekilde ağzımızdan çıkan bir cümlecik.Söylenişi kimisi için ölüm ile eş değer, benim gibiler için zorlanmadan kullanılan içten bir çift kelime...Dar bir kapının ağzında yanlışlıkla çarptığım hanım teyzeden özür dilemek, aramasına geç döndüğüm bir arkadaştan özür dilemek, geç gönderdiğim bir ödev için hocamdan, koca bir bardak takımını tuzla buz ettiğim için annemden...

Bugün farklı olarak herkesi düşünüp kendini bir türlü düşünmeyi beceremeyen kendimden özür diledim.

Siz de dileyin... Kendinizi affedin...



Yeni hikaye pek bir naif olunca aklıma geldi..

konumuz günlük hayatta kullandığınız bir meta üzerine...Bir çanta bir takı ayakkabı, kemer, şapka her türlü kıyafet ya da aksesuar..Hepsi kabul...

Uğura toteme inanır mısınız?Ben sanırım inanmıyorum...Fakat yine de belirli günler de elimin belirli eşyalara gittiğini görüyorum.Mesela o gün kendimi ruhen güzel hissediyorsam muhakkak bir elbise oluyor üzerimde...Ruhen karanlık isem bir jean ve gömlek...Her yeni başlangıç da muhakkak beyaz gömlek giydiğimi fark ettim mesela...Bilinçli mi bilinç dışı mı?Bu mümkün mü tüm bu kodlamalar bize neler söylüyor?

Sormaya korkulan soruların hepsini sorun.Ne kadar tuhaf acayip rahatsız edici olursa olsun sorun..

Hatta basitçe ne kadar rahatsız edicyse o kadar iyi...


karmakarışık zıpır vızıldamama bir de melodi gelsin:




18 Eylül 2016

2 Kahveni Kap Gel





Kahveni de al gel diyorum hatta mümkünse bana da al gel.Vaziyetler bu ara böyle.Ha dersen ki plastik cup kötü hazır kahve ikilisi dert olmaz? e anlaştık o zaman=)
Madem geliyorsun müzik de lazım.












Pazar akşamı sonlanmadan, her ne için fon müzik olacaksa, etkisi Aerosmith'in klasikleşmiş Crazy'si kadar olmasa da o minvalde bir şarkının sesini açıyorum.Hatta uyumadan önce kalkıp zıpzıp bu şarkıyla zıplanılsın diyorum.
(Yalnız belirtmekte fayda var: şarkıyı ne kadar sevdiysem vokal de kesinlikle başka biri olmalıymış.Kim mesela?Bir düşünelim...Onu da sen bul!)


Biraz geç oldu ama: Hoş geldin sonbahar.





0 Pazar Okuması





Ben değil Freud söylüyor.










Kitap:Kitle Psikolojisi
Yazar:S. Freud



0 7X24 Miskinizm



Mutlu hafta sonları herkes!


Hafta sonu mutlu olmayanlara da şimdiden mutlu pazartesiler!


Hiç böyle bol ünlemli bir yazı girişi yaptığıma bakmayın.sevimli ilham alınası hikayeler biriktirmiş idim bu yaz.Şöyle tıngırmıngır anlatıp beyinleri ütüleyeyim diyordum ama planlananlar çoğu zaman yanlış hesap kurbanı oluyorlar...


Korkunçlu ürkütücülü  yorgunluk dolu pek stresli toptan kısaca zorlanmalarla geçen birkaç hafta diyelim. Enerji halkam tam olarak grileşti. Hiç bir şey okumadan dinlemeden izlemeden tartışmadan paylaşmadan hakkını vererek gülmeden geçen günler oldu diye de ekleyelim. Daha fazla ayrıntıya girmeyelim olumsuzlukları yırtıp atmak en iyisi oluyor sevdiğim bloğumda ebediyen ayan beyan kalsın her okunduğunda keyif kaçırsın istemiyorum.En azından şimdilik böyle bir düşüncedeyim.


Yukarıda da belirttiğim gibi çokça yeni keşiflere de mahal verilemedi.Bu arada mecburi şekilde bilgisayar değiştirdim ve hala alışamadım.Alışkanlıklarıma olan bağlılığımı yenmem gerektiğini gösteren bir nokta daha.Ama şuan bu yeni klavyeden nefret etmek ile meşgulüm.




O yüzden bir kaç yıl önce izleyip keyifli vakit geçirdiğim bir film önerisi bırakacağım; kült efsane olacak büyük bütçeli vs bir film değil.Tam bir Pazar filmi: "Begin Again".Sıcak, güzel müziklerle dolu, klasik ama gerçekçi yalın bir hikayesi olan bonus olarak da Keira Knightly, Mark Ruffalo ve Maroon 5'in hastası olduğum solisti Adam Levine'i barındıran çok sevdiğim müzikal tadında bir film.Öyle ki insan da müzisyen olma hevesini uyandırıyor.




Eğer filmi izlerseniz soundtrack albümün arayışa gireceğinize inanıyorum.Bu filmi izlediğim gün benim için önemli bir gün değildi. Hatta yeniden başlamayı değişimi hayatıma çeken bir film de değildi.Tüm bunları sağlayamamış olsa da-bu söz bir film izleyip hayatının değişmesini filan bekleyenlere taşlama oluyor evet bildiniz!- belki de daha pozitif gözle bakmama katkısı olmuştur.Ama en önemlisi hayatıma  özel bir insan kattığımı filmi izledikten sonra anlamama sebep olmuş bir kaç işaretten biridir benim için!















Bazı insanlara uzun münazaralar vermek zorunda değilsinizdir, hatta en makbulü kısa ve öz olmasıdır.Ayrıntıları karşınızdakinin anlayış süzgeciyle tamamladığınızı görmek hayretlere düşürebilir.Yine de en önemlisi az cümleyle kurulan çok anlamlı bir sohbettir,ki bu hiç bir şeye değişilmez...O insanları hayatınızdan kaçırmamak için güzel sebepler bulun, kendinize yenilmeyin.














21 Ağustos 2016

0 Deniz Gri Olur Mu Hiç?





Bir ressamla tanıştım dün gece
Sergilerinden,en sevdiği şaraptan boyaların kokusundan bahis açtı.
Bir de anlattı
Kendini bildiğini sanan bilmezin biri,yağlıboyalı manzaralardan  en denizlisine gözünü kestirmiş sonra eklemiş:
"-Deniz gri mi olur mu hiç?!
-Benim denizler bazı bazı böyle oluyor sen takılma.
-Eh kaçaydı bu?
-Satmıyorum onu.
-Nasıl?
-Size diyorum satmayacağım.Deniz bu, gri de olur siyah da siz alışmışsınız dayatılana.dayatılmış zihnin dayalı döşeli hissiz evinde,benim bazı bazı grilenen denizim olmayıversin. Ezcümle, ne siz ona ne o size gelsin..."

Adam ne demiş yüzü nasıl kaskatı kızarmış inanırmısınız sormadım. Kolumun altında yağlıboya evimin yoluna, arnavut kaldırımlarını tırmanmaya koyuldum...

Deniz neden gri olmaz ki hiç?

Not: Şahit olmak zorunda kaldıklarımız, akıl sağlığımızı hepten eritmesin diye bir oyun oynuyorum kendimce. En sevdiğim şeyi, hikayelere sığınmayı, deniyorum. Siz de yapın mutlaka hikaye olmaz şiir olur ne bileyim bisiklete binin en sevdiğiniz dizileri filmleri izleyin, oyun oynamaktan keyif alıyorsanız oyun oynayın yüksek sesle sevdiğiniz tümceleri ete kemiğe büründürün, inanıyorsanız dua edin, yoga plates hangi sporu seviyorsanız daha çok vakit ayırın, kedileri sevin köpeklere su verin, çocuklarla zaman geçirin, kimsesizler yurtlarını dolaşın, el öpmeye gidin, annenizden kalan yemek takımı ile kendi pişirdiklerinizi servis edin, eskileri yad edin ve biraz hayal kurmayı deneyin...

Yoksa hepten kaybedeceğiz aklımızı...




0 Hesaplaşma


Gergin olmasını bekliyordum, böyle zamanlar da ağlayacakmış gibi gözleri aşağılara sürüklenir çenesi titreyen sesine yarenlik eder sözcükleri karşısında durulmayacak denli hızlı asılırdı kalbinize.Ayaz gibi işlerdi ilmek ilmek ciğer parenize...Gene yakacaktı hem kendini hem ötekini tümden bir zamansız sevda uğruna...


Fakat,bu kez durum başkaydı.






önce oturdu.Hava güneşliydi akşam güneşi ne yakar ne bunaltır can verir ete kemiğe.hemen en sevdiği pastadan istendi.Yanında muhakkak su.aa o da ne diyecek oldum ki çaylar geldi.nedendir bilinmez çay kaşıklarının sesine cırcır böcekleri muamelesi yapar-sevimsiz,istenmeyen,rahatsız edici-


Adam havadan sudan attı tuttu. Bir ara benden bile konu açtı,duymazdan geldim.


Kadın kendi sesinden ürker gibi:
"Her adımda uzaklaşmak, her bağda biraz daha kopmak bize yazılan buydu işte.Yokmuş gibi davranmak aradaki gergin iplere düğümler çentikler atıyor her çekiş de körlüğe teslimiyeti dileniyorduk.Olmuyrmuş gibi yaparsak varlığını görmezden gelir sonraları hakikati örtbas ederiz sandıydım.
Ben hep yanılırım.İnsanlar hususunda, hava hususunda, çiçek isimleri hususunda...


Bir erkeğe çiçek verilmeyeceğine kim inandırmış bizleri...gideyim diyorum şurada 100lerce yasemin dikeyim.büyür büyümez deste deste ellerinin altına kafasının yamacına nefesliğinin kokusuna sereyim...Sıkılmak hayat-ı ömrümde- ki bir de ruhi ömrüm vardır yalnız ona adanan- onun ahının yanında kati suretle gerçekleşmeyen bir efsaneye dönüşüyor.

Öyle bir anda aklıma gelmiş idi, yanında susmak ne denli ögürlüktür.sözcüksüz kimsesizlik nasıl da tamamlanıveriyor onunlayken bir bilsen...

Öyle bir anda söktü benliğim kodlarını, susmak ne karmaşık çığlık.Durmak yan yana işte tam da budur istediğim."



Adam inanamıyormuş gibi elinde çay bardağı parmaklarının kavruluşuna aldırmadan;
"Yahu ne anlatıyorsun böyle..."
diyecek oldu kadın ayaklandı sanki boşlukta nazarları, son olarak döktüklerini betimleyerek:


"Mazhar,  konuşacak şey kalmadı."



Dedi ve gitti...Oturduğum yerden göreceğim vaziyetten emin bir izleyici edasıyla Mazhar'a baktım: Adam beklenmedik bilinmezliğe yenilmiş, hazımsızlığını aylarca atamayacağı bir yenilgiyle ekşi bir midenin yüz ifadesini taşımakta idi.


O oturdukça boyalı pastanenin boyalı sandalyelerinde, ben de bekledim suskun suskun.Her bir dakika da renkler karıştı ahenksiz bir güreşe tutuştu..


O gün, bir adamın yalnızlığının, tek gecelik susamışlıklarını dindirmesiyle başlayacak kronolojisinde ayrılığın zehir evresinin başlangıcına şahit oldum.Ve yine o gün, bir adamın hiç var olmamış bir sevdanın ardından aylar sonra ağlayabileceğini,acının tüm beden de gezindikten sonra beyni ve kalbi tümden felç edeceğini anlayacaktım.

Sebebini bulmuştum sorumun ...
















o

13 Ağustos 2016

0 Böyle Olmaz



Yazdım yazdım sildim bugün aklımda  uçuşsun adın
Bugün ben hiç gülmek istemedim
Bugün ben hiç senle başlayan cümlelere düşmedim

Yıldızlar uçuşuyor gök bir dehliz
Herbiri yağıyor kuzeyden
Bugün ben yine senle güneşi koklamadım
Bugün ben yine nasibimi alamadım  gözlerinden

Kum mudur bu akan ellerimden
Yoksa sahi bilmez miydim her şey bu mevsimden
Bugün ben hiç bakmadım aklımın efkarından
Bugün ben hiç efsunlanmadım sözlerinden


Sonra gittin
olmaz böyle olmaz
Aşksız olmaz
Bugün ben  aklımdan kelepçeli 
Bugün ben vicdan-ı terk
olmaz böyle olmaz
Aşksız olmaz
Böyle olmaz senin hiçliğin başka faniye uymaz
Kıyas su götürmez.
 olmaz böyle olmaz...
Aşksız olmaz.








10 Ağustos 2016

0 That Sugar Film

Kilo vermek isteyen, sağlıklı beslenmeye karar veren, şekerin vücuda verdiği zararları merak eden 2014  Avustralya yapımı bu belgesele bir göz atsın derim.internette çeşitli sitelerde türkçe versiyonları da mevcut. Kesinlikle izlemenizi öneririm. İzledikten sonra bildiğimi sandığım şeylerin aslında çok daha büyük zararları ve negatif sonuçları olduğunu gördüm. Şekerden tiksinmek için sağlam bir sebep ve sağlıklı yaşam için şahane bir ilham kaynağı!


0 Kendime Notlar

Özellikle birine benzemeye çalışmak, yazı karakterinde büyük sıkıntı. "Mış"gibi yazmak filanca gibi ağdalı tümcelere bezemek ya da Nagihan Alçı gibi 1 kitap okuyup 1 yıl boyunca hep o kitap üzerinden işi götürmek.(ki bana sorarsanız bu çok daha ciddi bir meziyet! Vallahi benim aklım tutulur en sevdiğim kitap üzerine dahi 1 yıl boyunca yazıp duramam ciddi bir adanmışlık örneği!)

Politik eleştiriler, yada hocaların verdiği herhangi bir ödev diyelim, yazarken ilk eğilimim temiz olsun düz olsun onlar gibi olsun olmuş, istemeden. Netice de bu bana uymayan bir adet takım elbise ile düğüne gidip elbisenin kolları düdük gibi olduğundan mütevellit düğüne 4 kişi gelip altın takmayan Muhittin amca gibi heykel duruşuna geçmek demekti.(ki şuan itibariyle çeyrek 203.53 alış fiyatıyla düğünler de gram altına daha çok yer açın der gibi gibi!)

Eh ego bu ya durmaz şişede durduğu gibi(Mey'e atıf yapıp meyden bir haber olan blogerımsı?) ne edelim ilki ironi ikincisi romantizm üçüncüsü safsata derken eni konu ben gibi yazabiliyorum biraz, yani eleştirel gibi hem didaktik belki ironik ve romantik.Aman çok mu mesafeli çok mu ütopik adam sen de bu da benim kafam!


Demek ki neymiş, kendin gibi olmak şartmış beğenilmeyeceğini/kabul görmeyeceğini bile bile.Kendin gibi olmak da ne demek? bak gene kafam karıştı.

Sık sık kedi olsam nereye saklanırdım diye düşünüyorsun. Şuan itibariyle vazgeç beybisi ben sevilmeyi pek severim e alışkanlıklarıma da bağlıyımdır  ni edelim benim insan türü badimle diz dize geziniveririz böylece saklanmam da gerekmez.Bu arada herhalde etrafındaki kişiler arasında kimin kedisi olmak istemezdin diye sorsalar: Seluj'un derim(Selen kızma, çok titizsin beni sürekli yıkarsın, ayrıca kedileri bir tuhaf seviyorsun, senden ürküyoruz, mama olarak da cips ve şarap karaciğerim için iyi değil anla nolur yoksa çok tatlısın aslında.)
Tabi bazen badimden de sıkılabilirim o zaman da ağaca tırmanırım. Şimdilik planım bu ama kafam da büyük kediler ziyafeti vermek de var du bakalım ya Allah kerim.(İlişkilerin de tırmanacak ağacı olsa ya!)
Geçen Hürriyet gazetemsi şeyini almış annem. Pucca kızımız da orada yazıp çizermiş.Ben hiç alıp okumadım kitaplarını bok atmak gibi olmasın da zamanımı harcayamam.
Hah işte yazısını Gülse Birsel'in yamacında görünce gözüm değdi iki üç satırına.(Gülse'nin zekasından öperim son yazısı için tık tık.)Pucca haklısın be kızım ben de aynen öyle düşünüyorum derken buldum kendimi.Kıssadan hisse son yazısında demiş ki bu ablamız "kızlar, erkekler iyice gavatlaştı ıssız adam triplerini, evde film izleyelimcileri her şeyleri aştık yeni tehlikeli tür ilk günden bile evlenecem ama bak senle triplerine giren godoşlar.Aman diyim tikkat edin emi"

Demek ki neymiş dikkat gavat çıkabilirmiş. Ulan yıl olmuş 2016 hala evlenicem vaadiyle hatun düşürme peşindesiniz vallahi baydınız içimi çürüttünüz bi gidin Dünya niye dönüyor astrofizik nöro iktisat okuyun ikinci yeniciler dışında şair öğrenin espri kıstasınız da Cem Yılmaz'ın 23781268 yıl önceki videolarından aşırma olmasın.Ahkam kesmeye çalıştığınız o Woody Allen'ın "Midnigh in Paris"'i var ya hah işte onun dışında filmlerini izleyip bide İngmar Bergman filan tırtıklayın rezil olursunuz demedi demeyin. Globalleşme dedik amanın sınırlar kalktı full etkileşim dedik o zaman şunu da diyelim duymayanlara; devir ahkam kesme devri değil beybisi öğrenecek çok şey var ve sende pek cahilsin en az benim kadar! Hem cool takılıp dinlemek artık daha havalı ! Yalnız Teşvikiyeli ayakları yapma az biraz insan ol.Ha bi de şu yazıları her hafta okumayın okuyacaksanız da az biraz ara verin gözleriniz dinlensin.Zihin mi?Ay o da ne!





Demek ki neymiş azıcık susup dinlemeyi bilmek gerekmiş!


Sivrisineklerle asla mücadele etme, kazanamıyorsun!
Demek ki neymiş her muharebe yenmek için değil , savaş sanatını öğrenmek ve var saydıklarının eksikliğini görmek içinmiş.
Kendinle de etme. SADE.

Tanımadığın çocuklarla bol bol konuş. Onlar da unuttuğun şeyler var en basiti fütursuz hayal gücü ve yaratıcılık zımbırtısı.Hem kendi kendine konuştuğundan daha az delirmiş izlenimi verebilirsin.

Şu isimleri bir aklında tut ama artık!

Uykusuz'u her perşembe alamıyorsun hafta sonuna kalıyor."Çıkar çıkmaz alıcam" diye iddialaşma planlara uymak ile ilgili hala biraz sıkıntın var kabul et...Uyabildiğin programlar yaratmayı dene.

Elif Şafak romanlarından uzak tut kendini.

Tanımadığın insanlara tuhaf mailler atıyorsun iyice delirdin ama sen!


Özlediğin insanları daha çok gör.
Görmeyince beynin süblimleşiyor. Korkutuyorsun.

Cosmopolitan yazıları yazıyorsun bazen, blogosferin yazılımından kendimi intihar edesim geliyor.
imza: mağdur blog

Bu da benden sana gelsin:











8 Ağustos 2016

0 Nasıl Başlarsa



Gizli ilmim
Ruhum
Çok öZlemek değil hayatı paylaşamamak aklımı uçuran

Denizler de fersah fersah mavilikleri
Kırmızıya çevirmişsin

Bu kadar da deli midir
Gökyüzünü hepten yeşile
Ağaçları turuncuya
Toprağı maviye çalmışsın

Güneş sarı kalmış
Beni hatırlatırmış
Tenimin rengine değermiş ellerinin hakkı
Avuçlarında kırmızı mor yeşil ve mavi
Gülüşünü tutmak istiyorum
kiralamayı gözyaşlarını buluta
Elini tutmak lazımdır sakın kızma
 1 günümüz de böyle olsun
Koşar adım mor çimenlerden
Yeşil gökyüzüne uçan salıncağın iki kolu ellerin
Sevgilim ellerin ne çoktur böyle her yerde!
Bir tek benmişim yoksunu
"Sıkıştık kaldık burada" şikayetini duymayacak olsa kulaklarım
Bırakırım bizi bizim renklerimizin duyarsızlığında
Ama özleyeceksin
Ben nasıl böyle yüreğin en pişmaniyeli yerinden ah sen! Dileniyorsam bir heveslik


Gizli ilmim
Ruhum
Çok öZlemek değil hayatı paylaşamamak aklımı uçuran
Yetinmeyip birde renkleri sipsilik içiveren.

Derlerdi inanmazdım
Şu renkler diyorum çok bir orospu.
Suyumu çıktı siyah beyazın?